Sinem Uçar Denge

Çocuk Gelişimi Uzmanı

Okullar Açılıyor; Peki Biz Hazır mıyız?

26 Ağustos 2026 Çarşamba, 13:15

Her yıl ağustosun sonuna doğru evlerde aynı telaş başlıyor. Kırtasiye listeleri çıkarılıyor, geçen yıldan kalan kalemlerden hangisinin hâlâ yazdığı deneniyor, beslenme çantalarının fermuarları kontrol ediliyor, bir zamanlar çok sevilen okul çantasının bu yıl neden artık "asla kullanılamayacağı" üzerine kısa ama sonuçsuz aile toplantıları yapılıyor. Sonra defterler, etiketler, mataralar, ayakkabılar tamamlanıyor ve hepimiz içimizden aynı cümleyi geçiriyoruz: Tamam, okula hazırız. Aslında hazır olan çoğu zaman yalnızca çanta. Çünkü bir çocuğu okula hazırlamak, eksik kırtasiye malzemelerini tamamlamaktan çok daha büyük bir mesele. Çocuk okula yalnızca kalemiyle gitmiyor; kaygısıyla, merakıyla, evde öğrendiği ilişki biçimleriyle, ayrılığa verdiği anlamla, annesinin okul kapısındaki yüzüyle, babasının sabah söylediği son cümleyle gidiyor.


Öğretmeninin ilk gün ona nasıl baktığını, yanlış yaptığında ne söylediğini, ağladığında ne hissettirdiğini de bazen yıllarca yanında taşıyor.
Bu yüzden Millî Eğitim Bakanlığının 2026-2027 eğitim öğretim yılına ilişkin açıkladığı kararları okurken benim dikkatimi yalnızca takvim çekmedi. Öğretmenlerin mesleki çalışmalarının 1 Eylül'de başlaması, okul öncesi ve birinci sınıfların 7-11 Eylül arasında uyum sürecine alınması ve tüm öğrenciler için ders zilinin 14 Eylül'de çalacak olması elbette önemli. Fakat asıl önemli olan, yeni dönemin satır aralarında nasıl bir okul anlayışının kurulmaya çalışıldığı. Çünkü bu yıl çocuklardan önce yetişkinlere de bazı mesajlar veriliyor. Öğretmene sınırını koru, veliyle belirlenmiş bir sistem içinde görüş, sınıfta telefonunu bırak deniyor. Veliye çocuğun eğitimine katıl ama okulun ve öğretmenin sınırlarını da gözet mesajı veriliyor. Çocuğa ise yalnızca daha fazla akademik içerik değil; oyun, yaşam becerisi, dijital esenlik, güvenli okul ortamı ve uyum alanı açılmaya çalışılıyor. Yeni eğitim yılının temasının "Maarifin Kalbinde Oyun" olarak belirlenmesi bu nedenle benim için özellikle anlamlı. Çünkü çocuk oyun oynarken boş durmaz. Biz yetişkinler bazen öyle zannederiz. Çocuk ip atlarken bedenini yönetir, sırasını beklerken dürtüsünü, kaybettiğinde hayal kırıklığını, arkadaşlarıyla anlaşamadığında ilişkisini yönetmeyi öğrenir. Oyundan dışlandığında sosyal dünyanın ilk sert tarafıyla karşılaşır, yeniden oyuna kabul edildiğinde onarımı yaşar, kuralları değiştirirken müzakere eder, yeni bir oyun kurarken hayal gücünü kullanır. Biz bir masanın başında ona "sosyal duygusal beceri" öğretmenin yollarını ararken çocuk bahçede zaten hayatın provasını yapıyordur. Belki de yetişkinler olarak yapmamız gereken her şeyi öğretmeye çalışmak değil, çocukların zaten öğrenebildiği alanları gereğinden fazla işgal etmemektir. Yeni dönemin telefon kullanımına ilişkin yaklaşımı da yalnızca teknolojik bir düzenleme olarak görülmemeli. Öğrencilerin sınıfta telefon bulundurmamasına yönelik uygulamanın sürdürülmesi, öğretmenlerin de ders sırasında telefon kullanmamasının istenmesi ve dijital esenliğe daha fazla vurgu yapılması aslında çocuklara vereceğimiz en önemli mesajlardan birini yeniden hatırlatıyor:

Çocuklar söylediğimizden çok yaptığımızı izler. Bir yetişkinin elinde telefon varken "Ekrana çok bakma" demesi, çocuk açısından biraz karışık bir eğitim yöntemi. "Telefonunu bırak" deyip kendi ekranından gözünü ayırmayan, "Biz sizin yaşınızdayken sokakta oynardık" derken bütün akşamını telefonda geçiren yetişkinlerin çocuklara anlatacağı dijital denge bir yere kadar inandırıcı olabilir. Dijital sınırın en güçlü öğretmeni bazen yasağın kendisi değil, gerektiğinde kendi telefonunu masaya bırakabilen yetişkindir. Veli-öğretmen görüşmelerinin Okul Randevu Sistemi üzerinden yürütülmesine yönelik karar da üzerinde düşünmeye değer. Çünkü okul-aile iş birliği yıllardır çok konuşuluyor ama iş birliği ile sınırsız erişilebilirlik birbirine karıştırılabiliyor. Bir öğretmenin iyi öğretmen olması, günün her saatinde ulaşılabilir olması anlamına gelmez. Saat 23.47'de "Hocam Efe bugün biraz düşünceli geldi, okulda bir şey mi oldu?" mesajı atıldığında Efe gerçekten düşünceli olabilir; ama öğretmen de o sırada kendi evinde, kendi ailesinin içinde, belki kendi çocuğunun beslenme çantasını hazırlıyor olabilir. Çocuklarımızın karşısında sabırlı, sakin ve duygusal olarak erişilebilir öğretmenler görmek istiyorsak öğretmenin de dinlenmeye, özel alanına ve mesleki sınırlarına ihtiyacı olduğunu kabul etmek zorundayız. Okul-aile iş birliği öğretmenin aileye, ailenin de okula karışması değil; çocuğun iyiliği için aynı yöne bakabilmeleridir. Yeni genelgede dışarıdan hazırlanan, öğrencileri sıralayan deneme ve tarama sınavlarına ilişkin sınırlamalar, Bakanlık kaynakları dışında velilere ek maliyet oluşturacak materyaller konusunda yapılan uyarılar ve kayıt parası alınamayacağının yeniden belirtilmesi de yalnızca idari maddeler değil. Çünkü eğitimde her teknik kararın çocuk dünyasında duygusal bir karşılığı var. Sekiz yaşındaki bir çocuk eve gelip "Ben sınıfta on yedinci olmuşum" dediğinde ona yalnızca bir sınav sonucu vermiyoruz; bazen kendisi hakkında erken bir sıralama bilgisi de veriyoruz. Oysa aynı çocuk belki harika hikâyeler anlatıyor, arkadaşının üzgün olduğunu herkesten önce fark ediyor, bir böceği yarım saat merakla izleyebiliyor, kimsenin düşünmediği soruları soruyor. Bunların sıralaması yok. Hayatın tuhaf tarafı da burada: Çocukları yıllarca sıralıyoruz, sonra büyüdüklerinde "Kendini başkalarıyla kıyaslama" diyoruz. Çocuk açısından bakınca yetişkin dünyası gerçekten biraz çelişkili bir yer. O nedenle yeni eğitim yılı başlarken dileğim daha çok test çözen, daha erken okuyan, daha çok doğru yapan çocuklardan önce; yanlış cevap verdiğinde yüzü kızarmayan, soru sormaktan çekinmeyen, öğretmenine güvenebilen, oyun oynayabilen, kaybettiğinde dünyanın sonunun gelmediğini öğrenen, eve döndüğünde yaşadıklarını anlatmak isteyen çocukların çoğalması. Ama bunun için yalnızca çocukların değişmesini bekleyemeyiz. Biz yetişkinlerin de her düşük notu felaket saymamayı, her problemi çocuk adına çözmemeyi, öğretmeni müşteri hizmetleri gibi görmemeyi, çocuğu başka çocuklarla yarıştırmamayı ve okulun ilk sabahında kendi kaygımızı onun sırt çantasına koymamayı öğrenmemiz gerekiyor. Belki en çok da bir çocuğun eğitim hayatındaki başarısını yalnızca ne kadar bildiğiyle değil, öğrenmeye karşı içinde ne kaldığıyla ölçmeyi. Çünkü bir çocuk ilkokulu bitirdiğinde çok şey öğrenmiş olabilir; ama merakını kaybetmişse, öğrenmenin bedelini biraz pahalı ödemiş demektir. Birkaç hafta sonra okul kapıları açılacak. Defterlerin ilk sayfalarına isimler yazılacak, yeni ayakkabılar ilk birkaç gün biraz vuracak, bazı çocuklar kapıda ağlayacak, bazı anneler çocuk arkasını döndükten sonra ağlayacak, bazı öğretmenler sınıfa girip kendilerine bakan onlarca küçük yüzü görünce belli etmeden derin bir nefes alacak. Sonra zil çalacak ve hepimiz yeniden başlayacağız. Belki bu yıl çocuklara "Okula hazır mısın?" diye sormadan önce yetişkinler olarak kendimize başka bir soru sormalıyız: Biz onların çocuk kalmasına izin veren bir okul yılına hazır mıyız? Çünkü çantada eksik kalan kalem alınır, biten defter yenilenir, unutulan mataranın yerine su bulunur. Ama okulun ilk yıllarında kaybolan merakı, güveni ve öğrenme sevincini yerine koymak bazen yıllar sürer.


Sinem Denge - Çocuk Gelişimi Uzmanı / @cocukbilimcisi

Yorumlar

Yazarın Diğer Yazıları

Tüm Yazılar